23cfT. Birbirlerine aşık olmuşlardır. Bir süredir de birlikte vakit geçiriyor, seyahatlere gidiyorlardır. Her ikisi de 30’larındadır. Aileler ne bekler? Evlilik kararı haberi! Gerçekten de bir süre sonra evlenirler. Evliliğin yerine oturması, iki kişinin birlikte yaşamaya alışması, iş-güç, sosyal aktiviteler falan derken aradan birkaç sene geçmiştir. Aileler ve etraftaki tanıdık, tanımadık! kişiler ne bekler? Çocuk haberi! Gerçekten de bir süre sonra ilk bebekleri kucaklarındadır. Gaz sancıları, diş çıkartmalar, ilk adımlar falan derken günler akıp gider. Bebek artık konuşmaya da başlamıştır. Harika, keyifli bir dönem başlar. Aileler ve etraftaki tanıdık, tanımadık! kişiler ne bekler? İkinci çocuk haberi! İşte bu noktada bu nesil ebeveynler kilitleniyor. Tartışmalar başlıyor, ikinci çocuğa gerek var mı yok mu? Varsa kim için gerekli? Herkesi mutlu edecek mi? İlk çocuğa etkisi ne olacak? Çocuklar arası kaç yaş olmalı? İkinciye gerek yoksa bunun ilk çocuğa etkisi ne olacak? Ya sonra istenirse ne olacak? Etrafımdaki pek çok arkadaşım bir süredir bu konuyu konuşuyor, tartışıyor. Tam da bu esnada TIME dergisinin bir araştırmasını okudum. “One and Done” başlıklı yazıyı kendisi de ikinci çocuk konusunda bir karara varamamış ve arayış içerisinde olan Lauren Sandler yazmış. Sizler için de ilginç olabileceğini düşündüm. Aslında araştırma bize çok da net bir sonuç veremediği gibi, ebeveynlerin gördüğü sosyal baskı ve yaşadığı kararsızlığı çarpıcı bir şekilde sunarak kendi de ikilemde kalıyor. Yazar benim de çok yaşadığım bir durumu anlatarak başlamış yazısına. Şöyle bir resim hayâl edin Bir süpermarkette çocuğunuzla kasa kuyruğundasınız. Sıra size geldiğinde kasiyer hanım ile göz göze geliyorsunuz ve o size çocuğunuzun ne kadar da tatlı olduğunu söylüyor. Siz aldıklarınızı banta koyarken, şöyle bir sohbet oluşuyor “İlk çocuğunuz mu?” “Evet.” “İkinciyi düşünüyor musunuz?” “Bakalım henüz belli değil.” “Olur, olur…” “Şu anda planlamıyoruz. Bakalım…” “Çocuğunuzu tek bırakmayı düşünmüyorsunuz değil mi? Her çocuğun bir kardeşe ihtiyacı vardır.” Yani ister Amerika, ister Türkiye. Konu ve yapılan yorumlar pek de farklı değil. Tek çocuğun paylaşım bilmiyor olduğu, bencil ve şımarık olduğu inancı yaklaşık 120 yıl öncesine, o zamanın meşhur psikologlarından Granville Stanley Hall’a dayanıyor en azından Amerika için. Hall zamanın ilk psikolojik araştırma merkezini kurmuş ve araştırmasını çocuklar üzerine yoğunlaştırmış. Bu araştırmalar her ne kadar bugünkiler kadar sağlam temellere dayanmasa da, o zaman için fazlasıyla kabul görmüş. Araştırmasında Hall tek çocukları sadece kıskanç, bencil gibi kelimelerle nitelendirmemiş, bir adım ileri giderek “Tek çocuk olmak başlıbaşına bir hastalıktır.” demiş! İlerleyen zaman içerisinde farklı araştırmacılar bu iddiayı çürütmeye uğraşsalarda bulgular hiçbir zaman gerçek anlamda bu söylenenleri akıllardan silememiş. Buna ek olarak tek çocuk temalı korku filmleri The Omen, The Bad Seed,… ile sosyal ve dini baskılar bu fikrin iyice yerleşmesine neden olmuş. Seneler önce okuduğum bir Feng Shui kitabı bile evinize alacağınız objeleri çift almanız gerektiğini, evdeki huzur ve birliktelik için insanlar gibi evdeki eşyaların da çift olması gerektiğini vurguluyordu. Ben de sadece bu kitaptan dolayı değil ama içgüdüsel olarak, gerek kendi evime gerek başkasına aldığım hediyelerde çift rakamlara kayıyorum. Tek bir şamdan asla hediye etmem mesela… Yazar bu konu ile ilgili diğer araştırmacıların bulgularına ve tek çocuklu ailelerin görüşlerine de yer vermiş yazısında. Örneğin araştırmacılardan Toni Falbo University of Texas’ta psikoloji ve sosyoloji profesörü yapılan hiçbir araştırmada tek çocukların söylendiği gibi yalnız, bencil ve toplumdan uzak olduğunu gösteren bir bulguya rastlamadıklarını belirtmiş. Bir diğer araştırmacı Carl Pickhardt ise senelerdir karşısına gelip içini döken gençlere baktığında her ne kadar tek çocuk olmanın getirdiği bir ekstra korunma ve anne-babanın fazla bir düşkünlük durumu söz konusu olsa bile bunun, bahsi geçen problematik tek çocuk sendromunu doğrulamadığını belirtmiş. Araştırmacılar çeşitli burslar için imtihana giren çocukların test sonuçlarına baktıklarında sözlü ve matematik, her iki kategoride de tek olan çocukların kardeşleri olanlara göre daha fazla başarı gösterdikleri sonucu ile karşılaşmışlar. Bu başarının nedeni sadece anne-babaların çocuklarına daha fazla vakit ayırması değil, aynı zamanda çocuğa hem onlardan hem de çocuğun kendinden gelen bir baskı olması. Baskı ve sorumluluk çoğu zaman beraberinde başarıyı getiriyor diyor uzmanlar. Ancak ruh sağlığı açısından ne kadar doğru diye düşünmeden edemiyorum. Bu araştırma sonuçlarından sonra işin sosyal boyutu incelendiğinde etrafımda duyduğum çelişkiler ve kararsızlıklar bu yazıda da bahsediliyor. Mesela benim dikkatimi çeken bir konu, gelir seviyesi yükseldikçe çocuk sayısının azaldığıydı. Ben tabii bunu rakamsal anlamda kanıtlayabilecek durumda değilim ancak gözlemlerim bu kanıya varmama neden oluyordu. Burada da benzer bir sonuç var. Aileler ikinci çocuk kararı almadan önce eski nesillere göre farklı sorular soruyorlarmış kendilerine. Bu sorular “Bir kardeşi olması çocuğumuzu mutlu edecek mi?” ve ardından “İkinci bir çocuk bizi mutlu edecek mi?” Tereddüt etmelerindeki diğer nedenlere gelirsek, ekonomik şartlar, vakitsizlik hayatın hız kazanması, kendilerine vakit ayırma isteğinin ağır basması özellikle varlıklı ailelerde ebeveynlerin kendi zevkleri için yapacakları lüks harcamaların artması, giderek doğum yaşının artması 1990 ile 2008 arasında 35 yaş üzerinde doğum yapanların oranı 64% artmış… ve dolayısıyla ebeveynlerin kariyer ve sosyal yaşamdan beklentilerinin farklılaşması sıralanabilir. Bunlara ek olarak, eskiden evliliğin amacı “Dünyaya çocuklar getirmek” iken, 2007 senesinde yapılan bir araştırmaya göre bu amaç “Eşlerin ortak mutluluğu ve yaşamdan keyif alması” olarak değişmiş. Peki ikinci çocuğu isteyenler ne gibi sebeplerden böyle bir karar alabiliyorlar? Çok ilginç bir sebep din ile doğurganlığın el ele gitmesi. Hangi din olursa olsun hepsinde doğurganlık ruhani yönü ile devrede oluyormuş. Buna ek olarak eski zamanlarda daha fazla çocuk daha fazla işgücü, daha fazla üretim anlamına gelirken, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde bu inanış halen devam etmekteymiş. Ülkemizde de özellikle belirli kesimlerde bu yaklaşımı görebiliyoruz. Amerika’da durum böyle iken, Avrupa yaşlı nesillerin giderek artmasından şikayetçi. Viyana’da yaşadığım dönemde yaptığım bir gözlemdi. Her yer ve her aktivite yaşlılara göreydi adeta. Marketler 1800 gibi kapanır, şehir durgunlaşırdı. Bahçenizdeki köpek havlarsa hemen şikayet alırdınız. Avrupa bu anlamda panik halindeymiş. En başlıca sorun “İşgücünü kim sağlayacak?” ve “Yaşlılara kim bakacak?” Özellikle ikinci soru çevremdeki yeni nesil ebeveynleri de biraz düşündürüyor sanki. Bir yakınım ikinci çocuğu doğurmasındaki nedeni “İleride biri yanımda olmazsa hiç değilse öteki yanımda olur.” cümlesi ile anlatmıştı. Bununla birlikte yaşlılık döneminde aile büyüklerine bakacak, onların sorumluluğunu alacak tek kişi kalmak da korkutucu bir unsur tabii. Bir grup ebeveyn bunu da düşünüyor ikinciyi doğururken. Annem tek çocuktur. Anneannemin hastalığı döneminde her nekadar ona yardımcı olmaya çalıştıysam da üzerindeki yükün sadece bir bölümünü alabilmiştim. O zor dönemde kendisinin iyi anlaştığı bir kardeşi olsa eminim hiç değilse duygusal anlamda daha iyi bir destek alabilirdi. Bu araştırmanın sonucu ne derseniz, aslında çok da net değil. Sadece bakış açısını geniş tutmak faydalı diyor bence. Yani ne illa tek çocuk şımarık, bencil, disiplinsiz, antisosyal olacak, ne de ikinci çocuk sizi sınırlayan, zorlayan, mutsuz eden bir varlık olacak. Önemli olan varolan aile mutluluğunuza ne şekilde devam edeceğiniz, bu mutluluğun desteklenebilmesi için neyin önemli olduğu… Elinizdeki tek somut bilgi ise sevdiğiniz bir çocuğunuz olduğu ve onun tek kalmasının elle tutulur bir sorun yaratmayacağı en azından yaratmaması için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bir süre önce anneme tek çocuk olduğu için hiç eksiklik hissedip hissetmediğini sormuştum. O da insanın bilmediği bir şeye özlem duyamayacağını belirtmişti. Ben kendi adıma kardeş sevgisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ablam olmasaydı tadamayacağım duyguları o varolduğu için hissedebiliyor olmaktan, fiziksel uzaklığın bir sorun yaratmadığını yaşamaktan ve iki kardeşin ilişkisinin başka hiçbir ilişkiye benzemediğini bilmekten çok ama çok mutluyum. Darısı diğer tek bızdıkların başına – eğer anne-babaları istiyorsa tabii…
Brüksel... 2015 yılında mülteci krizinin çözümü üzerinden yeniden canlanan Türkiye-AB ilişkileri, tarihinin en sorunlu dönemini yaşıyor. Geçtiğimiz hafta Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin dondurulması yönünde karar aldı. Tavsiye niteliğindeki kararın bağlayıcılığı olmasa da, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerine uygunluğu meselesi 15-16 Aralık’ta bu kez Avrupa Zirvesi’nde ele alınacak. O zamana dek, AB ile Türkiye arasındaki perspektif farkının kapanması oldukça zor görünüyor. Türkiye açısından 15 Temmuz darbe girişiminin travması hâlâ canlı. Demokrasi konusunda hassasiyet gösteren Avrupalı devletlerin, seçilmiş hükümetin yanında net ve sağlam bir duruş sergileyememiş olması sindirilmiş değil. Öte yandan, terörle mücadele kapsamında, örneğin IŞİD’e karşı işbirliği bekleyen AB ülkelerinin, PKK’yı himaye eden tavırları da ikiyüzlü bulunuyor. AB ise 15 Temmuz sonrası Türkiye’de OHAL kapsamında yürütülen uygulamaların darbe yanlılarını temizlemenin ötesinde muhalefeti susturmayı hedeflediği, hukukun üstünlüğü, ifade ve basın özgürlüğüyle çeliştiği, dolayısıyla demokrasi ve insan hakları bakımından Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerinden giderek uzaklaştığı görüşünde. Bu bağlamda idam cezasının geri getirilmesi tartışmaları, AB içindeki Türkiye karşıtlarının eline koz vermiş oldu. Bugün Türkiye - AB gerilimini Ankara ile Kopenhag Kriterlerinin çekişmesi olarak okumak mümkün. Türkiye güvenlik öncelikleri, AB ise demokrasi perspektifinden bakarak, haklılığını karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyor. AB’nin hükmedici tonuna ve yaptırım tehditlerine karşılık Türkiye de Şangay İşbirliği Örgütü gibi ittifak alternatifleri sunuyor. Oysa her iki taraf için bağları tamamen koparmanın maliyeti oldukça yüksek ve tercih edilebilir bir şey değil. Avrupa Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı; ihracatının yarısını AB ülkelerine yapıyor. Merkez Bankası verilerine göre 2002-2015 arası Türkiye’ye gelen yabancı yatırımın yüzde 75’i AB ülkelerine ait. Öte yandan, Türkiye jeopolitik konumu itibariyle bölgedeki sorunların çözümünde kilit aktörlerden biri. NATO’nun ikinci büyük askeri gücü. Terörle mücadele, mülteci krizi ve enerji güvenliği gibi birçok konuda AB ile işbirliği yapmakta. Bununla birlikte Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi niyet olarak masada olsa da bugün gelinen noktada gerçekliğini yitirdiğini kabul etmek gerekiyor. Bu noktaya varılmasında, Türkiye’nin üyelik kriterlerini karşılayamamış olması kadar, AB’nin samimiyetten uzak yürüttüğü müzakere sürecinde yapmış olduğu hataların ve Türkiye’nin birliğe sağlayacağı katkıları görmezden gelen vizyon eksikliğinin payı var. Bugün Türkiye’nin eleştiri aldığı birçok konuda ilerleme kaydedebileceği Yargı ve Temel Haklar, Adalet, Özgürlük ve Güvenlik, Eğitim ve Kültür gibi müzakere başlıklarının 2008’den bu yana Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin vetosu yüzünden açılamadığı bir gerçek. Türkiye üyelik müzakerelerine dair kaybettiği motivasyonu, göçmen geri kabul anlaşması karşılığında AB’den beklediği vize serbestisi ile yeniden yakalamıştı. Ne var ki,15 Temmuz ertesi yükselen gerilim neticesinde anlaşma her an bozulabilir. Bir tarafta darbe girişimi sonrasında Rusya ile yakın ilişkiler geliştiren, tercihlerini daha bağımsız bir dış politika yönünde kullanan ve batı ittifakıyla ilişkileri sorgulanan Türkiye, diğer yanda aşırı sağın giderek güçlendiği, güvenlik konusunda sorumluluk almaktan kaçınan, birlik içinde bir arada hareket edebilme gücü kısıtlı, çözülmeye meyilli bir AB var. Değişime ayak uyduramayıp içe kapandıkça, dünya siyasetindeki gelişmeleri şekillendirme gücünü yitiren AB’nin Türkiye üzerindeki siyasi ağırlığı giderek azalmakta. Hal böyleyken, AB üyeliği hedefi, her ne kadar temsil ettiği değerler açısından muasır medeniyet seviyesine ulaşma yolunda bir nevi kıble vazifesi teşkil etse de, zaten epeydir somut ilerleme kaydedilmeyen üyelik müzakerelerinin durdurulması, umudunu yitirmiş Türk kamuoyu için komada olan bir hastanın fişten çekilmesinden ibaret olacaktır. Ancak her şeye rağmen Türkiye’nin batı ittifakıyla bağlarının ve karşılıklı çıkarların korunması adına AB-Türkiye ilişkilerinin daha gerçekçi bir zeminde yeniden tanımlanmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, İngiltere’nin Brexit kararı neticesinde AB ile müzakere edeceği yeni ortaklık mekanizması Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir fırsat penceresi doğurabilir. O zamana dek diyalog kanallarının açık tutulması, tansiyonu indirecek bir söylem ve dil oluşturulması elzem. İşte AB Bakanlığı bünyesinde başlatılan AB ve Sivil Toplum Buluşmaları’ toplantı dizisi tam da bu amaca hizmet ediyor. İlki 29 Kasım’da Brüksel’de gerçekleştirilen toplantıların devamı Berlin, Londra ve Paris’te yapılacak. Basın mensupları, akademisyenler ve işadamlarının Avrupalı muhataplarıyla bir araya gelerek Türkiye’nin AB’ye katkılarını tartışacağı platformun buzları biraz olsun kırması bekleniyor.
Abone Ol Berkant Gültekin24 Haziran seçimleri yaklaşırken solun bu süreçte aldığı ve bundan sonra alacağı tutumu gazetemiz yazarı Oğuzhan Müftüoğlu ile konuştuk.► Türkiye 24 Haziran seçimlerine doğru gidiyor. Bu seçimin anlamı nedir, halkın pusulada yapacağı tercih, ülke açısından neyi belirleyecek? Bu seçimin ne anlama geldiğini tam olarak seçimler eğer gerçekten yapılabilirse daha sonra değerlendirebileceğiz. Bu günden görebildiğimiz tek şey, tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi, yaşamakta olduğumuz ve ülkemizi büyük bir felakete sürüklemekte olan gidişat açısından önemli bir kırılma noktası olabileceğidir. Bu açıdan bakıldığında bu baskın seçimin 16 Nisan Referandumu’nun bir ikinci perdesi olarak değerlendirmek de yanlış olmaz. İki yıllık bir uygulamasına tanık olduğumuz, haksızlık, hukuksuzluk, keyfilik, adaletsizlik üzerinde kurulan ve ülkenin bütün kaderinin, varının yoğunun ve geleceğinin tek bir kişinin izan ve insafına terk eden bir siyaset anlayışına evet’ mi hayır’ mı dediğimiz, tamam’ mı devam’ mı dediğimiz oylanacak.► Tamam’ çıkarsa nasıl bir gelişme olabilir? Gider mi gitmez mi tartışmalarını bir tarafa bırakacak olursak böyle bir sonuç elbette Türkiye’nin içine sürüklendiği ucube başkanlık rejiminden çıkarak demokratik özgürlükçü bir geleceğe yönelme açısından önemli bir imkân yaratacaktır. Bunun çok önemli bir kazanım olacağı tabii ki tartışılmaz. Ancak bu sadece bir imkândır ve önümüzdeki mesele sadece tamam’ demekle seçim kazanmakla halledilecek kadar basit bir iş değildir. Sadece Erdoğan’ın gitmesi ve eski parlamenter rejime dönülmesiyle hallolacak bir mesele de değildir. Çünkü eski parlamenter sistem zaten gerçekten demokratik bir özelliğe sahip değildi. 12 Eylül faşizmiyle getirilen ve içinde barındırdığı siyasi partiler ve seçim yasaları veya sadece yüzde on barajı değil tüm demokratik katılım yollarını kapatan faşizan nitelikli siyaset yasaklarıyla doludur. Zaten biraz da bu yüzden 12 Eylül’ün faşizan zihniyetlerinden kendini kurtaramayan baskıcı, yasakçı, biatçı, etnik ve mezhep ayrımcılığından beslenen sağ siyaset anlayışları nedeniyle bugünkü ucube başkanlık rejimine bu kadar kolayca geçiş mümkün olabildi, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, parlamentonun yetkileri, hukuk devleti anlayışı ortadan kaldırıldı. Sonra da 16 yıl boyunca cumhuriyetin tüm kazanımları yok edildi, ülkenin bütün doğal kültürel varlıkları zenginlikleri talan edildi, tahrip edildi. Bütün bunların geri alınması, Cerattepe’deki eşkıyaların indirilmesi, HES rantçılarına peşkeş çekilerek kurutulan Karadeniz derelerinin geri getirilmesi... o kadar kolay olmayacaktır. Cemaatle’ birlikte gerçekleştirilen kumpas sınavlarla milyonlarca gencin ellerinden alınan gelecekleri ise hiç geri alınamayacaktır. Özetle, seçimlerde Hayır’ın kazanması ülkenin geleceği açısından elbette çok önemli bir imkân ortaya çıkarabilir ama bu konuda muhalefet partilerinin tutumları kadar ve belki onlardan daha fazla Haziran Hareketi’nin işaret ettiği toplumsal muhalefetin birleşik mücadelesi önemli bir rol oynayacaktır. Burada İktidarın kendi konumunu devam ettirmesinin de her şeyin sonu olmadığının altının çizilmesi gerekiyor. Mücadele o durumda da hayır kazanıncaya kadar devam edecektir.► CHP, İyi Parti, Saadet ve DP’nin kurduğu ittifak, HDP’nin barajı geçme olasılığı vs. düşünüldüğünde parlamentoda nasıl bir aritmetik oluşabilir? Parlamento seçimine birinci öncelik veren bir anlayışın doğru olmadığını düşünüyorum. Öncelikli tayin edici olan konu başkanlık seçimi olacaktır. Parlamento seçimleri açısından yüzde on barajının sıfırlanmasını amaçlayan ittifak girişimi de kuşkusuz önemli. Sadece parlamento aritmetiğinin oluşumu açısından değil, 12 Eylül faşizminin kalıntısı olan bu tür anti demokratik yasaların kaldırılmasına yönelik bir adım olarak da çok önemli. Sıfır baraj ittifakı başlangıçta AKP-MHP ittifakı dışındaki HDP dahil bütün partileri kapsayan bir öneri olarak getirilmişti. O şekilde gerçekleştirilebilseydi kuşkusuz çok daha iyi olacaktı. Ancak HDP’nin katılımının sağlanamamış olması nedeniyle muhalefet partilerin hemen hepsi HDP’nin barajı geçmesini temenni eden bir tutum gösterirken bu ittifakın sağ bir ittifak olarak nitelenerek olumsuzlanmasını da doğrusu pek şık bulmadığımı da burada söylemeliyim; doğru da değil. Ayrıca bu konuda 7 Haziran seçimlerindeki gibi, HDP’nin barajı geçmesiyle her şeyin kolayca halledeceği şeklinde bir aşırı iyimserlik yaratılmasının da doğru olmadığını söylemek istiyorum. 7 Haziran sonrasında olanlar ortada. Başta tüm muhalefet partileri olmak üzere, ders alınmışsa ne ala…► Sosyalistlerin bu süreçteki tavrı da tartışılan konular arasında. Süre engellemesine karşın, “Bir aday çıkarmak doğru olurdu” diye düşünenlerin sayısı az değil. Siz bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sosyalist sol bu süreçte aday çıkarmayarak ne kaybetti? Birleşik Haziran Hareketi erken seçim kararının çok öncesinden 2019’a giderken daha geniş bir ortak aday ve ortak mücadele konusunda bir çalışma yürütüyordu. Bilindiği gibi, bu konuda solun en geniş kesimleriyle uzun toplantı ve görüşmeler yapıldı. Ancak bu konuda olumlu bir sonuç alınamadan erken baskın seçim kararı alındı. Eğer bu seçim sürecinde solun geniş kesimlerini temsil eden bir ortak adayı çevreleyen bir birleşik mücadele süreci örgütlenebilseydi, bu kuşkusuz parlamento içi seçenekleri aşan bir gelecek umudunu da büyütebilirdi. Kimseyi suçlamak için söylemiyorum; demek ki ülkemiz solunda bu konuda yeterli bir anlayış birliği sağlayamamışız. Ama kaçırılmış bir şey yok, mücadele devam ediyor.► 24 Haziran seçimlerinde solun bireyler üzerinden Meclis’e girebileceği, yakında kamuoyunda bilinen sol siyasi aktörlere tekliflerin gelebileceği konuşuluyor. Bu konudaki fikriniz nedir, bireysel de olsa sosyalistler parlamentoya girmeli mi? Meclis temsiliyetini küçümsüyor değilim ama bugünkü haliyle fonksiyonu neredeyse 12 Eylül’ün danışma meclisi’ durumuna indirgenmiş olan Meclis’e girme meselesinin biraz fazla abartıldığını düşünüyorum. Solda öteden beri bu mesele toplumsal bir karşılığının bulunup bulunmadığına bakılmadan bir şekilde meclise grime yolunu bulma meselesi olarak gören yanlış bir eğilim hep var. Bunun sola da memlekete de bir faydasının olmadığı geçmiş örneklerinde görülmüş olmalıydı. Ben tersine, aslında bu gün yukarda anlattığım şekilde parlamento dışı birleşik bir toplumsal muhalefet hareketinin geliştirilip büyütülmesine Meclis’in kendisinin de daha çok ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Memleketin asıl ihtiyacı da bence bu. Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun
Sosyal medya hesaplarında konuşmalarımız, literatürde olmayan kısaltmalarla başlamıştı. Bunların en acınasını dönemlerini yaşayan program ise MSN olmuştu. Saçma sapan hesap isimleri, titreşim yollamalar, web cam açmalar vs…. İnanır mısınız alt çizgiyi _’ ilk defa bu program sayesinde görmüştüm hesap açarken. Kısaltmalar bir ara hayatımızın odak noktası olmuştu. Slm, nbr ve OK… Sanki hakim beylerin önündeki yaz kızım’ kadar hızlı ve uzun şeyler yazıyormuşuz gibi oraya iki selam yazamaz durumuna gelmiştik. Şükür ki bu devir artık bitti. Dilimizi uygun hale getirmeyi geçte olsa başardık. OK hariç… Birçok dilde kullanılan ve Türkçe tamam’ anlamına gelen Okay çoğu kişi okey diye bilir kelimesinin kısaltması olarak kullanılır bu OK. Ancak biz Türkler bu kısaltmaya maalesef farklı anlamlar yüklemeyi başardık. Cevap olarak OK yazılınca, trip, umursamama, başından savma gibi anlamlarla kendi moralimizi bozmakta ve bunu karşı tarafa aksettirmekteyiz. Ben yanlış anlaşılmamak için çoğu zaman Tamam ya da Tamamdır’ı kullanıyorum. İş dünyasında sizden kıdemli kişilerin de satırlarca yazdığınız mesajlara OK diye cevap vermesi bazen can sıkıcı olabiliyor. Acaba çok mu şey yazdım, acaba müsait mi değil ya da umursamadı mı diye düşündürebiliyor. Değerli iş büyükleri lütfen bize Tamam diye cevap verin gibilerinden cevap yazmak içimizden geliyordur sanırım. MSN faciası gibi buda son bulacaktır umarım. İş dünyasındaki arkadaşlıkların farklı bir düzensizliği olmaktadır. OK’larla başlayan konuşmalar tamam canım’lara döndüğü zaman arkadaşlık seviyeniz bir tık artmış oluyor. Aynı işi paylaşıyor, aynı konular üzerinden, aynı hayatı paylaşıyoruz. Samimiyet üstüne samimiyet katıyoruz. Özelimiz oluyor bu vatandaşlar. Sonra bir an geliyor ve ayrılık oluyor. İlk başlarda haftada birkaç gün görüşüyoruz, sonra ayda bir, sonra bir bakmışsınız o yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmeyen arkadaşınızla kaç ay önce görüştüğümüzü bile hatırlayamıyoruz. Gerçekten doğanın kanunu mudur bilinmez ortamlar, dünyanın 4 mevsimi gibi değişiklik göstermekte. Belli bir sürede yakın olduğunuz kimseleri artık göremez oluyoruz. Dostum, abim, kardeşim dedikleriniz size yabancı olmaya başlıyor. Çıkar işinin samimiyete dökülmesini bir zaman sonra yadırgamıyoruz. Bu alışkanlık artık bizleri daha samimiyetsiz bir duruma da getiriyor ne yazık ki. Belki de herşey OK’un yüzündendir. Onunla başlayan sohbetlerin uğursuzluğudur. Çünkü belli bir süre sonra o kişi sizin abiniz, kardeşiniz olmaya OK diyor. Tamam yani benden bu kadar. Bu zamana kadar paylaştığımız herşeyin sonuna geldik. Gerek çevresel değişiklik gerekse çıkar ilişkisi mağduruyuz… Her zaman önceliğimiz ailemiz olmalı. Sonra varsa ciddi düşündüğümüz bir sevgili. Sonra da kuzenlerimiz, çocukluk ya da lise arkadaşlarımız. Çünkü samimiyetin zirvesini bu çevreyle yaşıyoruz. Bir yerden sonra gerisi kuru bir kalabalık oluyor. Tanıdığımız bütün çakma kardeş ve abilerin son kullanma tarihi bir Çin malı gibi çabuk bitiyor. O zaman bizde hayattaki bu samimiyete OK diyoruz. Herşeyi zamanla yoğurup standartlarımızın dışına çıkmıyoruz. Zaman en büyük güvendir. Zaman, bazen ilaç bazense sinsi bir zehirdir. Zehirli OK’un kimden ya da ne zaman geleceği belli değildir. O yüzden kullandığımız OK’lara dikkat edelim.
Sıcak Fırsatlarda Tıklananlar Editörün Seçtiği Fırsatlar Daha Fazla Bu Konudaki Kullanıcılar Daha Az 2 Misafir 1 Mobil - 1 Masaüstü, 1 Mobil 5 sn 1Cevap 0Favori 47Tıklama Daha Fazlaİstatistik Konu İstatistikleri Son Yorum 4 yıl Cevaplayan Üyeler 1 Konu Sahibinin Yazdıkları 1 Son 1 Saatteki Mesajlar 1 Konuya En Çok Yazanlar White Eagle 26 1 mesaj Konuya Yazanların Platform Dağılımı Mobil 1 mesaj Konuya Özel Bence artık TAMAM TEK ADAM zaten 16 yıldır ülkenin başında 2002 yılında doğan bir çocuk evlense çocuğu olur artık TEK ADAM koltuğunu gençlere bırakmalı Sayfaya Git Sayfa
tek çocuğu olanlar tamam mı devam mı